Kategoriler
haberleriniz

“Türkiye teröre teslim olmayacaktır”

Nişantaşı Üniversitesi Kurucusu Levent Uysal, Türk Silahlı Kuvvetleri’nin (TSK), Suriye Milli Ordusu’yla birlikte Suriye’nin kuzeyinde YPG/PKK ve DEAŞ terör örgütlerine karşı düzenlediği Barış Pınarı Harekatı’na yönelik değerlendirmede bulundu. Uysal, “Bu operasyon Türkiye’nin en önemli güvenlik sorununa karşı başlatılmıştır. Türkiye, terörle mücadele etmeye devam ediyor ve edecektir. Kararlılığımızı böylece tüm dünyaya duyurmuş olduk” diye konuştu.

“İstiklal ve istikbalimizin korkusuz bekçisi olan Türk Silahlı Kuvvetlerimize muvaffakiyetler diliyoruz” diyen Uysal, “Kalbimiz ve dualarımız Suriye’nin kuzeyindeki terör örgütlerine karşı başlatılan Barış Pınarı Harekatı’nda görev alan askerlerimizle birlikte” dedi. 

“Oksijen deposu kenevirin ekimi teşvik edilmeli”

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, daha önce yaptığı açıklamalarda kenevir üretimin önemine dikkat çekerek, kenevir ekim sürecini yeniden başlatacaklarını ifade etmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın açıklamasının ardından tekstilden otomobil sektörüne kadar geniş kullanım alanı bulunan ve birçok faydası olan kenevirin üretimine ilişkin tarımsal politikalar yeniden düzenlendi.

AMAÇ DIŞINDAN YETİŞTİRİLMESİ YASAK
Yapısındaki uyuşturucu madde oranından dolayı kontrollü ekilmesi gereken kenevirle ilgili Türkiye’deki mevzuata göre lif, sap ve tohumunun amacı dışında yetiştirilmesi yasak. Bilimsel araştırmalarla ise THC’si düşük kenevir çeşitlerinin geliştirilmesi hedefleniyor. 2016 yılında Resmi Gazete’de yayınlanan tebliğle, kenevir yetiştirilecek yerlerde, ekiminin izne bağlanması, gerekli kontrollerin yapılması ve izinsiz ekimlere uygulanacak işlemlere ilişkin esaslar belirlendi.İzmir, Uşak, Kütahya, Burdur, Antalya, Zonguldak, Bartın, Karabük, Kastamonu, Sinop, Samsun, Çorum, Amasya, Ordu, Tokat, Yozgat, Kayseri, Malatya ve Rize’de ise kenevirin ekimi izinle serbest hale getirildi.

PANEL DÜZENLENDİ 

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (İZÜ) Gıda, Tarım Uygulama ve Araştırma Merkezi, kenevir yetiştiriciliği ve endüstriyel önemine dikkat çekmek için bir panel düzenledi. Üniversitenin Halkalı Yerleşkesinde gerçekleşen panelde, kenevirin günümüzde ve gelecekteki yeri, Türkiye’nin ekonomisi, tarımı, gıdası ve geleceği için faydalarının yanı sıra endüstriyel uygulamaları da masaya yatırıldı.İlk kez düzenlenen panele, İZÜ Tarım Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Bülent Nazlı, Namık Kemal Üniversitesi Rektör Yardımcısı Prof. Dr. Bülent Eker, Avrasya Bir Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Yalçın Koçak, Gazeteci-Yazar Abdurrahman Dilipak, Gazeteci-Yazar İsmail Tokalak, öğretim üyeleri ve öğrenciler katıldı.

İZÜ Tarım Uygulama ve Araştırma Merkezi Müdürü Prof. Dr. Bülent Nazlı da, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın kenevir ekimini desteklemesinden sonra sorumluluk hissettiklerini ve keneviri gıda açısından ele almak için paneli düzenlediklerini söyledi.

KENEVİR EKİMİNİN HUKUKİ BOYUTU
Kenevirin her şeyinin faydalı olduğuna dikkat çeken Prof. Dr. Nazlı, “Ekim, 2016 yılında çıkan kenevir yetiştiriciliği yönetmeliğine göre yapılıyor. Ekmeden önce izin almak zorundasınız, denetimlere de tabi tutuluyorsunuz. Tohumlarını Tarım Bakanlığı gözetiminde temin edip, sürekli rapor vermeniz gerekiyor. Kenevir her alanda kullanılıyor. Üniversitelerin, özel sektörün ve devletin iş birliği içerisinde keneviri plan dahilinde geliştirip ki özellikle tohum bulma sorunu var, tohumları ıslah edip kenevir yetiştiriciliğine önem vermesi gerekiyor. Yerli ve milli kenevir tohumlarını elde etmeliyiz” dedi.

“KENEVİR OKSİJEN FABRİKASIDIR”

Keneviri birçok açıdan önemli gördüğünü söyleyen Gazeteci-Yazar Abdurrahman Dilipak, “Kenevir çok gübre ve su istemiyor, kendini şartlara uyduruyor, oksijen fabrikasıdır. Astım hastaları Ayvalık’a gidiyor. Balkonunuza kenevir ekin, astım krizleri en aza inecektir. Sadece kenevirin yağını yiyerek kanser ve şeker hastalığına yakalanmama imkanınız var. Şeker ve kanser hastaları tüketirse hastalıklarının gelişmesi engellenir. Kanser hücreleri oksijenin yoğun olduğu ortamlarda gelişmiyor” diye konuştu.

“BUZAĞI ÖLÜMLERİNİ BİTİRİR”
“Hayvanlarınızın altına keneviri atın yerse de şifa üstüne yatarsa da şifadır” diyen Dilipak, “Hayvanat bahçelerinde ve ahırlarda kenevir kullanmak gerekir. Yeşil değil kurutulduktan sonra kümes hayvanlarının yemlerine katılması lazım. Kenevirden elde edilen ekstraktları buzağıya verirseniz, buzağı ölümleri de bitiyor. Türkiye’de her sene buzağı ölümlerinden yüz binlerce hayvanı kaybediyoruz” ifadelerini kullandı.

“KENEVİRİ SAHİPLENMELİYİZ”
Türkiye’nin enerji açığına da büyük katkı sağlayacağını vurgulayan Dilipak, “Türkiye’nin her tarafına balkonlar da dahil kenevir eksek sonra kesip tohumlarını sıksak petrol açığı olmaz özellikle mazot, motorunuzu da korur. Kenevir, Türkiye’nin enerjide dışa bağımlılığını çözer. Alerji geleceğin en büyük tehlikelerinden biri hormonal bozukluklar da aynı şekilde nesli tehdit ediyor. Bunu korumak için en ucuz, acısız yol keneviri sahiplenmemizdir” dedi.

Kenevirin Allah’ın nimeti bir ürün olduğunu söyleyen Gazeteci-Yazar Abdurrahman Dilipak, “Arabaların içini kenevirle kaplamamız gerekiyor. Evin perdelerini ve duvar kağıtlarının kenevirden olması lazım. Isı, ses geçirmiyor, bakteri barındırmıyor, radyasyonu emiyor bu Allah’ın bir nimetidir” diye konuştu.

EVDEKİ KARINCALARA ÇÖZÜM; KENEVİR

Abdurrahman Dilipak, “Ceketiniz, göleğiniz kenevirdense kurşun geçmiyor, zırh görevi görüyor. Evlerimize karınca giriyor diye şikayet ediyoruz, kenevir ekin veya tuğlanızı kenevirden yapın haşarat gelmez” ifadelerini kullandı.

“50 BİN ÜRÜNE HAMMADDE OLUYOR”

48 yıldır Türkiye’de kenevir ekiminin yasak olduğunu aktaran Avrasya Bir Vakfı Yönetim Kurulu Üyesi Dr. Yalçın Koçak ise, kenevirin mucizevi bir bitki olduğunu söyledi. Dr. Koçak, “Sümer tabletlerinde insanlığa hediye olarak gönderilmiş 4 bitkiden bir tanesidir. 50 bin çeşit tane ürüne hammadde oluyor, dünyada başka bir benzeri yoktur. İplikten, biyopolimerlere, kompozit yapıdan kozmetik sanayine, kağıttan zırh yapımına kadar her alanda kullanabiliyoruz” dedi.

“2018’DE BİN 100 DÖNÜMLÜK KENEVİR EKTİK”
Ekimi ve bakımının zahmetli olmadığını vurgulayan Dr. Koçak, “Geçtiğimiz yıla kadar endüstriyel kenevir ekimi 19 ilde yapılıyordu. Kenevir Tarımsal kooperatifi aracılığıyla ekim alanlarının genişlemesi için ilgili kurumlara başvurularımızı yapıyoruz. 19 ilin 15’inde bin 100 dönümlük kenevir ekimi yaptık. Bu yıl bol miktarda da tohumumuz var, daha da çok ekeceğiz. Sağlığım müsaade ederse Hollanda’nın yüz ölçümü oranında ekim alanına ulaşana kadar endüstri keneviri ekmeye devam edeceğim” diye konuştu.

Bu yöntemlerle katkı maddesiz ekmeği anlayabilirsiniz

Dünya Sağlık Örgütü’nün verilerine göre katkı maddelerinin kanser oluşumunda önemli bir yere sahip olduğunu söyleyen İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (İZÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Jale Çatak, ekmekte güzel bir görüntü sağlanması, ağartmak, hacminin artması, hamurun işlenmesinde kolaylık, ömrünü uzatmak ve bayatlamayı geciktirmek, dayanıklılığı artırmak, ucuz olmasını sağlamak gibi sebeplerle katkı maddeleri kullanıldığını söyledi. Koruyucu, işlev ya da dayanıklılığı artırıcı malzemeler kullanıldığını belirten Çatak, katkı maddeli ekmeğin basınç uygulanarak, rengine ve gözeneklerine dikkat edilerek anlaşılabileceğini dile getirdi.

 “EKMEĞE BASINÇ UYGULAYIN”
Beyaz ekmeklerin genellikle içinin boş olduğunu kaydeden Çatak, “Basınç uygulaması ile katkı maddesi olup olmadığını anlayabiliriz. Beyaz ekmeğe basınç uygulandığında çok az bir güç uyguluyoruz ve ekmek eski formuna çok yavaş kavuşuyor. Ancak tam tahıllı ekmeğe bunu uyguladığımızda daha zor uygulanıyor ve daha fazla basınç uygulamamız gerekiyor. Tam tahıllı ekmeğe basınç uyguladığımızda çok daha hızlı eski haline geliyor. Bu en temel uygulanan yöntemlerden bir tanesidir. Beyaz ekmeğin iç kısmını koparıp avucumuzla sıktığımızda hamur haline geliyor, bu da bu ekmeklerde katkı maddesi olduğu anlamını taşıyor” ifadelerini kullandı.

“ÇOK BEYAZ YA DA ÇOK KOYU KAHVERENGİ EKMEĞE DİKKAT!”

Ekmekte olağan dışı beyaz renk söz konusuysa ağartıcı yani beyazlatıcı kullanılmış olduğuna dikkat çeken Dr. Öğr. Üyesi Çatak,  “Beyaz ekmeğe olan ilgi ve talep azaldıkça esmer ekmeğe olan ilgi arttı. Böyle olunca beyaz ekmeğin içine bir takım renklendiriciler, katkı maddeleri ya da katılmasına izin verilen malt unu, kakao gibi maddeler katılıyor ve beyaz ekmeğe esmer görüntüsü verilebiliyor. Doğal ve izin verilen malt unu katılabilir ancak aslında tüketici aldatılmış oluyor. Günümüzde toplumumuz artık beyaz ekmeğin sağlıksız olduğunun bilincine varmış durumda. Tüketici sağlıksız olduğunu bildiğinden beyaz ekmek tüketmek istemiyor, esmer ekmek satın alıyor ancak ‘boyanmış beyaz ekmek’ tüketmiş oluyor” şeklinde konuştu.

İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi (İZÜ) Sağlık Bilimleri Fakültesi Dr. Öğretim Üyesi Jale Çatak şunları söyledi:  “Malt unu kavrulmuş bir un ve ekmekte kullanılmasına izin verilen bir katkı maddesidir ancak; akrilamid ve hidroksimetil furfural gibi kimyasal bileşenleri içerdiğinden uzun dönem ve yüksek miktarlarda insan vücuduna alımıyla toksik etki oluşmaktadır. Toplumumuzda ekmeğin her gün düzenli olarak ve de fazlaca tüketildiğini dikkate alırsak, oluşturduğu zararın ciddiyeti hiç de azımsanacak gibi değildir. Esmer ekmekte durum tam tersi. Beyaz ekmekte ağartıcılar kullanıldığında rengi anormal derecede beyaz oluyor ise, esmer ekmekte de renklendiriciler kullanıldığında rengi son derece koyu oluyor. Esmer ekmeğin renginin doğal bir kahverengi olması gerekiyor” 

Çatak, “Ekmekleri bildikleri ve güvendikleri yerlerden satın almaları gerekiyor. Açıkta satılan, pazarlarda satılan ekmekleri almasınlar. Üzerinde etiket bilgileri bulunan, bildikleri ve güvendikleri fırınlardan alabilirler” uyarısında bulundu.

“KESİLİNCE GÖZENEKLERİN OLMASI GEREKİYOR”

Çatak, önemli kriterlerden bir tanesinin de ekmeğin iç yapısının incelenmesi olduğunu belirterek, “Ekmeği kestiğimizde görmemiz gereken şey delikli ve süngerimsi bir yapı. Doğal ve sağlıklı ekmeklerde görülmesi gereken yapı böyledir. Aynı şeyi beyaz ekmeklerde her zaman göremiyoruz” dedi.

Alkin: 4. çeyrekte daha iyi bir büyüme bekliyorum

Altınbaş Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Emre Alkin, yılın üçüncü çeyreğine ilişkin büyüme verilerini değerlendirdi. Temmuz-Eylül dönemini kapsayan üçüncü çeyrekte ekonominin yüzde 0.9 büyüdüğünü hatırlatan Prof. Dr. Alkin “Yüzde 0.9 çok şaşırtıcı bir rakam sayılmaz. Benim için sürpriz olmadı. Ama yüzde 1 ve üzerinde büyüme bekleyenler de vardı ki bence yüzde 1 yüksek bir beklentiydi. Neye dayanarak bunu bekliyorlardı bir türlü anlayamadım. Sağlıklı bir öngörü ve isabetli tahmin için biraz çarşı pazar dolaşmak lazım” dedi.

“EKONOMİ YILLIK YÜZDE 0-0.5 ARASI BÜYÜR”

Üçüncü çeyrekte daha kötü sonuçlarla karşılaşılmamasını baz etkisine bağlayan Prof. Dr. Alkin,“Bir önceki yıl çıkan kötü rakamlar nedeniyle 2019 yılının bu döneminde baz etkisiyle daha iyi verilerle karşılaşacağımızı söylüyorduk ki nitekim öyle oldu.  Bu olumlu eğilim devam ederse Türkiye’de yıllık yüzde 0 civarında büyüme gerçekleşmiş olacak. Dördüncü çeyrekte daha iyi bir büyüme rakamı bekliyoruz. Bence böylece Türkiye 2019 yılını yüzde 0 ile yüzde 0.5 arasında bir büyümeyle kapatacak. Yüzde 0.5’in üzerinde bir yıllık büyüme benim için sürpriz olur ama böylesi bir durum olursa sevinirim tabii ki” diye konuştu. 

“ULUSLARARASI KURULUŞLAR YANILDI”

Prof. Dr. Emre Alkin, yılın ilk 10 ayı süresince OECD, Dünya Bankası ve IMF’nin Türkiye ekonomisinde 2019’da yüzde 2.5 gibi ciddi bir daralma öngördüklerini hatırlatarak “Ama ben öngörülerin yanlış olduğunu söylüyordum. Çünkü karış karış ülkeyi dolaşıyorum ve yaptığımız tüm ortak akıl toplantılarından aldığımız bilgilerin, edindiğimiz izlenimlerin de katkısıyla gördük ki Türkiye ekonomisi yılı yüzde 2.5’lik bir daralmayla değil, yüzde 0 veya çok küçük de olsa pozitif bir büyümeyle tamamlayacaktı” ifadelerini kullandı.

“IMF, OECD RAPORLARI ALGIMIZI BOZDU”

Uluslararası Para Fonu (IMF), Dünya Bankası ve OECD’nin Türkiye ekonomisine ilişkin tahminlerini ekim ayında düzelttiklerini anlatan Prof. Dr. Alkin, “Ama çok geç oldu. Hatta bu gecikme nedeniyle Türkiye’nin algısı da bozuldu. Aslında Türkiye biraz da bu kurumların rapor yayınlama takviminin azizliğine uğramış oldu. Yani ülke algısı o gecikmeye takıldı kaldı. Oysa biz bu durumu yılbaşından bu yana anlatıyorduk” dedi.  

 

“TLREF’le 4 ayda 13,2 milyar lira borçlanma sağlandı”

Borsa İstanbul Genel Müdür Yardımcısı Alpogan Sabri Erdoğan, Türk Lirası Gecelik Referans Faiz Oranı’na (TLREF) ilişkin detayları paylaşmak için bilgilendirme toplantısı düzenledi.  TLREF’in bir ürün değil finansal mimarinin bir parçası olduğunu aktaran Erdoğan, kişilerin hayatında olan faiz riskine işaret ederek, TLREF’in burada fayda sağlayacağını vurguladı.

Bankaların TLREF ile borçlanmaya başladığını söyleyen Erdoğan, “Yaklaşık 4 ayda 13.2 milyar lira değişken faizli borçlanma sağladılar. Bunları da yatırım fonlarından sağladılar. İkinci aşamada, önümüzdeki dönemde değişken faizli kredi vermeye başlayacaklar” diye konuştu.

TLREF’in işleyişini bankalar üzerinden örneklendirerek anlatan Erdoğan, “TLREF, hedgeing mekanizmasını bankalarımız için ekstra yabancı para likiditesine ihtiyaç duymadan yapabilecekleri bir finansal mimari girişimi demek. Yerli bankalarımız yurt dışından uzun vadeli TL kaynak sağlarken karşılığında yabancı para göndermeleri gerekiyor. Yurt dışındaki TL’yi biz ancak yabancı para teminat göndererek Türkiye’ye çekebiliyoruz. Bu da, bankaların bize, konut kredisi verebilmek için döviz mevduatı toplamaları anlamına geliyor” ifadelerini kullandı.

Erdoğan, “Bir taraftan aylık mevduat verirken nasıl bir yandan da 10 yıllık 5 yıllık krediler kullanıyoruz sorusunun cevabı burada. Bankalar, bunu yapabilmek için bizden döviz mevduatı toplayıp onu teminat olarak yurt dışına gönderiyorlar. Bu da sistemi dolarize ediyor. O yüzden bankaların kaynakları neredeyse yüzde 50 civarında dövizden oluşmasına rağmen hala dünya ortalamasının çok çok üzerine döviz mevduatına faiz ödeyebiliyorlar” dedi.

Döviz mevduatı ihtiyacının bu anlamda yurt dışından TL’yi getirebilmek için çok önemli olduğunu vurgulayan Erdoğan, TLREF’in esas amacının, yurt dışından uzun vadeli sağlanan kaynakların döviz likiditesine ihtiyaç duyulmadan Türkiye’ye getirilmesi olduğunu dile getirdi.  Erdoğan, “TLREF, bir altyapı, onun üzerine çeşitli ürünler koyulur. TLREF’in gecelik faizinin nasıl hesaplandığına bakarsak, ortalama Repo Piyasası’nda gerçekleşen işlemlerin belirli bir metodolojiye göre hesaplanan ağırlıklı ortalaması diyebiliriz” diye konuştu.  TLREF’in libordan farklı olduğunun altını çizen Erdoğan, gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde liborun sona erecek olması sebebiyle çeşitli çalışmalar yürüttüklerini aktardı.

“TLREF MB FAİZİ’Nİ TAKİP EDEN BİR ENDEKS”

TLREF’in Merkez Bankası Faizi’ni takip eden bir endeks olduğunu anlatan Erdoğan, “Merkez Bankası (MB) geçen hafta haftalık repo faizini 14’ten 12’ye çekti. Önemli olan burada TLREF’in gecelik faiz piyasasının da Merkez Bankası’nın öngördüğü bandın içinde oluşması. Politika faizi 12, aşağıda 10.5 gibi bir sınır var, yukarıda 13.5 gibi bir sınır var. Demek ki bizdeki gecelik faiz 12’nin etrafında dolaşan, aşağıda 10.5 ile yukarıda 13.5 gibi bir bandın içinde gerçekleşmesi beklenen bir faiz”dedi.

Alpogan Sabri Erdoğan, bankalarda TLREF kredinin de başladığına dikkati çekerek, tüketici kredilerine yansımasının biraz daha zaman alabileceğini söyledi ve sözlerini şöyle sürdürdü:

“Bankalarımızın, uzun vadeli TL cinsinden kredi üretme potansiyelini ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bizde uzun vadeli kredilerin büyük kısmı yabancı para cinsinden. Milli paramızın hakim olduğu finansal sistem peşindeyiz. Yabancı paranın yarattığı kur riskinden ekonomimizi olabildiğince arındırmanın peşindeyiz. Yabancı para likidite ihtiyacı yaratılmasın diye TLREF oluşturduk. Yabancı bankaların, TL üzerinden Türk şirketlerine sağladıkları TLREF’e endeksli kredileri çok yakında duyacaksınız. Yabancı bir banka, TL cinsinden krediyi, Türk şirketimize TLREF’e endeksli olarak verecek. Şu ana kadar ihraçların yaklaşık yüzde 40-45’i özel bankalar tarafından, yüzde 50-55’i de kamu bankaları tarafından yapıldı. Sağlıklı bir finansman yöntemi, bu yüzde özel bankalar da bu piyasadan borçlanmayı tercih ediyorlar.”

 

Sabiha Gökçen Havalimanı’na ABD’den ‘yeşil bina sertifikası’

İstanbul Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı terminal binası, 31 Ekim 2009 tarihinde hizmete girdi. Bu yıl yaklaşık 36 milyon yolcuyu ağırlayan bina, 1998 yılından bu yana Amerikan Yeşil Binalar Konseyi (USGBC) tarafından verilen LEED sertifikasının sahibi oldu.

Çevre dostu uygulamalar, konforlu iç mekan koşulları ve yüksek oranlarda enerji, su ve hammadde tasarrufu gibi kriterleri değerlendiren LEED Sertifikasyon Sistemi, İstanbul Sabiha Gökçen terminal binasının toplu taşıma ulaşımını özendirerek karbon salınımının düşürülmesine destek vermesi, enerji verimliliğini artırması ve günışığından faydalanması gibi özelliklerine vurgu yaparak LEED Sertifikası Gold kategorisinde verildi.   

“KARBON EMİSYON SALIMINI YÜZDE 30 AZALTMAYI AMAÇLIYORUZ”

Konuyla ilgili değerlendirmede bulunan Sabiha Gökçen Havalimanı terminal işletmecisi İSG’nin CEO’su Ersel Göral, “İstanbul Sabiha Gökçen Uluslararası Havalimanı olarak 7 gün24 saat yaşayan bir yapıya sahibiz. Yaptığımız işlerin ve verdiğimiz hizmetlerin temelinde, insana, topluma ve doğaya dair ‘iyi olanı ortaya koymak’ yatıyor. Terminal binamızdaki çevre dostu uygulamalar, doğaya saygılı ve enerji tasarruflu yürüttüğümüz operasyon ve konforlu iç mekan koşullarımızla dünyada en çok tercih edilen LEED sertifikasyonuna dahil olduk. Ve bu sertifikayı başvurduğumuz ilk yılda Gold kategorisinde alarak önemli bir başarıya imza attık. Bu sertifikaya sahip olarak, enerji verimliliğinde yüzde 30 artış hedeflerken, doğalgaz kullanımında ve karbon emisyon salınımında ise yüzde 30 azalma gerçekleştirmeyi amaçlıyoruz. Ayrıca su tasarrufunda da yüzde 25 oranında bir hedefimiz var. Bundan sonraki süreçte de tasarruf hedeflerimizi artırarak sürdüreceğiz. 2020 yılının ilk çeyreğinde temelini atacağımız yeni terminal binamızı da yine bu hedeflere uygun bir şekilde inşa edeceğiz” dedi.

İstanbul Sabiha Gökçen Havalimanı terminal binasına verilen LEED sertifikasını dünyada New York JFK (ABD), New York La Guardia (ABD) , San Diego (ABD), Cidde Kral Abdülaziz (Suudi Arabistan), Zagreb (Hırvatistan) havalimanlarının yanı sıra Türkiye’den de İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na verilmişti. 

‘Türkiye Eğilimleri Araştırması’nın sonuçları açıklandı

Araştırmada farklı ülkelerin Türkiye’ye tehdit olarak algılanıp algılanmadıkları sorgulandığında, ABD yüzde 64,5 ile ilk sırayı alırken, yüzde 55,6 ile İsrail ikinci, yüzde 49,2 ile İngiltere üçüncü sırada yer aldı. Türkiye’nin en yakın dostu-müttefiki olarak görülen ülke ise yüzde 56,5 ile yine Azerbaycan oldu. Azerbaycan’ı KKTC ve Özbekistan takip etti.

Türkiye Eğilimleri Araştırması 2019 yılı sonuçlarına göre En çok güvenilen kurum Türk Silahlı Kuvvetleri, en az güvenilen kurum ise medya oldu. Türk halkının yarısı kitap okumuyor; yüzde 73,5’i tiyatroya yüzde 38’i sinemaya gitmiyor.

 Kadir Has Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mustafa Aydın koordinasyonunda akademik bir ekip tarafından sürdürülen ve Türkiye’nin gündemi ile geleceğe yönelik olası sorunlara kamuoyunun bakışını tespit eden ‘Türkiye Eğilimleri’ araştırmasının 2019 yılı sonuçları açıklandı.

26 ilde kent merkezlerinde yaşayan 18 yaş üzeri bin kişiyle yapılan araştırmanın sonuçlarına göre, Türkiye’de halk ülkenin en önemli sorunları olarak geçen yıl olduğu gibi bu yıl da işsizlik, hayat pahalılığı ve terörü görüyor. En güvenilen kurumlar arasında TSK birinci sırada yer alırken, medyanın bu yıl da en az güvenilen kurum olması dikkat çekiyor.

25 Kasım – 13 Aralık 2019 tarihleri arasında gerçekleştirilen araştırmanın sonuçları Prof. Dr. Mustafa Aydın, Prof. Dr. Mitat Çelikpala, Prof. Dr. Murat Güvenç, Prof. Dr. Banu Baybars Hawks, Prof. Dr. Osman Z. Zaim ve Sabri Deniz Tığlı’dan oluşan araştırma ekibi ile Kadir  Has  Üniversitesi  Rektörü  Prof.  Dr.  Sondan  Durukanoğlu  Feyiz’in  katıldığı  toplantı  ile açıklandı.

 EN GÜVENİLEN KURUM TSK

Araştırma sonuçlarına göre, Türk halkının en güvendiği kurumlar arasında 2019 yılında ilk sırayı Türk  Silahlı  Kuvvetleri  (TSK)  aldı.  2018’de  ilk  sırada  yer  alan  Jandarma  2019’da  ikinci  sıraya yerleşirken  üçüncü  Polis,  dördüncü  ise  Cumhurbaşkanlığı  oldu.  TSK,  Jandarma,  Polis, Cumhurbaşkanlığı  ve muhalefet  partileri  gibi  kurumlara  ‘kesinlikle  güveniyorum’  diyenlerin oranının 2019 yılında artış göstermesi de dikkat çekiyor. En az güvenilen kurum ise, bu sene de değişmeyerek yüzde 35,2 ile medya oldu.

SİYASAL KUTUPLAŞMA OLDUĞUNU DÜŞÜNENLERLE DÜŞÜNMEYENLER AYNI ORANDA

Araştırmaya göre Türkiye’de siyasal kutuplaşma olduğunu düşünenlerin oranı (%50,8), olmadığını düşünenlerin  oranına (%49,2) çok  yakın. Yargının  siyasallaştığını  düşünenlerin  oranı  ise  2018 yılında  yüzde  30,8  iken,  2019’da  38,7’ye  yükseldi.  Araştırmaya  katılanların  yüzde  30,7’si Türkiye’de  demokrasinin  zayıfladığını  düşünürken, yüzde  29,8’i  Türkiye’nin  demokratikleşme sürecinde  olan  bir  ülke  olduğuna  dair  görüş  bildirdi. 

BUGÜN  BİR  SEÇİM  OLSA OYUNUZU KİME VERİRSİNİZ?

Ayrıca ‘Türkiye’de  bugün  bir  seçim  olsa oyunuzu kime verirsiniz?’ sorusuna katılımcıların, kararsızlar (%10,4) dağıtıldıktan sonra, yüzde 40,2’si AK Parti,yüzde 33’ü CHP, yüzde 9,2’si HDP, yüzde 8,3’ü MHP, yüzde 8,1’i ise İyi Parti  yanıtını verdi. Araştırma  sonuçlarına  göre,  ‘Son  bir  yılda  yaşanan  ekonomik  gelişmeler  sizi  nasıl  etkiledi?’ sorusuna toplumun yüzde 46,5’i ekonomik olarak daha kötüye gittiğini belirtirken, yüzde 19,4’ühiç etkilenmediği şeklinde cevap verdi. 2018 yılında kendi ekonomik olarak daha kötü durumda görenlerin oranı yüzde 57,1’di.

2019’DA FETÖ TEHDİDİ EN ÖNEMLİ SORUNLAR ARASINDA ÇIKTI

Araştırma sonuçlarına göre, halk 2019 yılında terörün ardından işsizlik,hayat pahalılığı ve FETÖ tehdidini Türkiye’nin en önemli sorunları olarak görüyor. Ülkenin en büyük sorunu olarak (yüzde 19,8 oranında) terör görülürken, hayat pahalılığı yüzde 18,1 ile ikinci, 2018’de yüzde 27 ile birinci sorun olan işsizlik ise yüzde 16,8 ile üçüncü sırada yer alıyor. Ekonomi ile ilişkilenen sorunlar bir arada değerlendirildiğinde ise işsizlik, hayat pahalılığı ve ekonomik durgunluk toplamda yüzde 46,1 oranla birinci sıraya yerleşiyor. 2016 yılında radikal bir artış gösteren FETÖ sorunu, 2019’da yüzde  10,5‘e  gerileyerek 4’üncü sıraya  yerleşti. 

Öte  yandan,  coğrafi  olarak  bakıldığında  Ege  ve Marmara Bölgelerinde en büyük sorun ‘hayat pahalılığı’ olurken, Güneydoğu Anadolu ve Doğu Anadolu’da ‘işsizlik’,  Karadeniz  ve  İç  Anadolu  Bölgesi’nde  ‘terör,  Akdeniz  Bölgesi’nde  ise ‘ekonomik durgunluk’ oldu.

TÜRKİYE’YE İÇİN ABD TEHDİT AZERBAYCAN DOST

Araştırma sonuçlarına göre hükümetin dış politikalarını ‘başarılı’ bulanların oranı 2018 yılında yüzde 32,2 iken 2019’da bu oran yüzde 28,5’e geriledi. Farklı ülkelerin Türkiye’ye tehdit olarak algılanıp algılanmadıkları sorgulandığında, ABD yüzde 64,5 ile ilk sırayı alırken, yüzde 55,6 ile İsrail ikinci, yüzde 49,2 ile İngiltere üçüncü sırada yer aldı. Türkiye’nin en yakın dostu/müttefiki olarak görülen ülke ise yüzde 56,5 ile yine Azerbaycan oldu. Azerbaycan’ı KKTC ve Özbekistan takip etti.

Araştırma  sonuçlarına  göre, AB üyeliğini  desteklediğini belirtenlerin  oranı ve  NATO  üyeliğini desteklediğini belirtenlerin oranı 2018’e göre büyük değişiklik göstermeyerek sırasıyla yüzde 51 ve yüzde 54,8 oldu.

SURİYELİ SIĞINMACILARIN ÜLKELERİNE GERİ DÖNECEĞİNE İNANILMIYOR

Araştırmanın çarpıcı sonuçlarından biri de Türkiye’de yaşayan Suriyeli sığınmacılarla ilgili. Buna göre  2018’de  Suriyeli  sığınmacılardan  memnun  olduğunu  söyleyenlerin  oranı  yüzde  13,7’de kalırken, 2019’da bu oran yüzde 12,9’a geriledi. Memnun olmayanların yüzde 51,6’sı memnun olmama  sebebi  olarak  suça  meyilli  olmalarını  gösterdi. Türk  halkının  yüzde  70,9’u  Suriyeli sığınmacıların ülkelerine geri gönderileceğine inanmadığını beyan ederken, katılımcıların yüzde 86,1’i  ‘İş  sahibi  iseniz-olsanız,  yanınızda  Suriyeli  sığınmacı  çalıştırır  mısınız?’  sorusuna  hayır yanıtını verdi.

DOKTORLUK EN PRESTİJLİ MESLEK
Araştırma Türk halkının sosyoekonomik durumunun yanı sıra sosyal ve kültürel durumuna yönelik de önemli veriler içeriyor. Araştırmaya göre Türkiye’de en prestijli meslek olarak 2018’de olduğu gibi ‘tıp doktorluğu’ ilk sırada yer aldı. Doktoru, üniversite profesörü ve hakim takip etti. Her gün gazete okuyanların sayısı yüzde 10,5’ten 9,6’ya gerilerken, gazeteyi internetten okuyanların oranı yüzde 42’ye yükseldi.

TÜRK HALKININ YARISI KİTAP OKUMUYOR; YÜZDE 73,5’İ TİYATROYA YÜZDE 38’İ SİNEMAYA GİTMİYOR2019 yılında hiç kitap okumayanların sayısı yüzde 60,9’dan yüzde 50,9’a gerileyerek azaldı. Buna karşın her gün kitap okuyanların sayısı artış göstererek yüzde 2,6’dan 4,3’e yükseldi. Araştırma sonuçlarına  göre  sinemaya  ayda  üç-dört  kez  gidenlerin  sayısında  artış  gözlemlenirken, futbol maçına, sergiye ve konsere gidenlerin sayısı da 2018 yılına göre arttı. Hiç sinemaya gitmeyenlerin oranı yüzde 38,3; hiç tiyatroya gitmeyenlerin oranı ise yüzde 73,5 oldu.

VAKTİNİ SOSYAL MEDYADA GEÇİRENLERİN ORANI 2 KAT ARTTI

Günde 5 saatten fazla sosyal medya ve bilgisayar oyunlarıyla geçirenlerin sayısı da 2018’e göre 2 kat artarak yüzde 9,4’e yükseldi.Türkiye’de iyiye giden değişimler başlığı altında ilk sırayı ekonomi, askeri güç ve sağlık hizmetleri aldı.  Kötüye  giden  değişimler  ise  yine  ekonomi,  işsizliğin  artması  ve  hayat  pahalılığı  olarak gösterildi.  Ankete  katılanlara  sorulan  ‘Türkiye’de  yaşamaktan  duyduğunuz  memnuniyet seviyenizi  öğrenebilir  miyiz?’  sorusuna  yüzde 46  “çok  mutluyum  ya  da ‘mutluyum’  cevabını verirken; 2018’de olduğu gibi yüzde 15 ‘çok mutsuzum’ cevabını verdi.

ARAŞTIRMA 10 YILDIR TÜRK HALKININ NABZINI ÖLÇÜYOR

Dünya çapında bir araştırma üniversitesi olduklarını söyleyen Kadir Has Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Sondan Durukanoğlu Feyiz, “10 yıldır Türk halkının düşünce, görüş ve tespitlerine ışık tutan Türkiye Eğilimleri araştırması içinde bulunduğumuz konjonktür açısından çok değerli bilgi ve veriler sunuyor. Bu araştırma ile Türkiye’nin sosyal, ekonomik, siyasi, kültürel ve  yaşam  alışkanlıkları objektif  bir  şekilde  ölçüyor. Bu  tür  bir araştırmaya destek vermekten mutluluk duyuyoruz” dedi.

“TÜRK HALKININ RESMİNİ ÇIKARIYORUZ”

Araştırmanın sonuçlarını değerlendiren Prof. Dr. Mustafa Aydın ise, “10 yıldır 26 ilde bin kişiyle bu araştırmayı yapıyoruz. Bu da bize Türk halkının resmini hatta videosunun çekme fırsatı veriyor. Halkın algıları, beklentileri, kamuoyunu meşgul eden konulara ilişkin düşüncelerini tespit ediyoruz. En önemlisi eğilimleri yakalamaya çalışıyoruz” diye konuştu. 

“SİYASİ PARTİLERDEN KOPMALAR VAR”

Halkın kutuplaşma istemediğini dile getiren Prof. Dr. Aydın, “Her partinin kendi çekirdek seçmeninin dışında kalan eklemlenmiş gruplarda kopmaların yavaş yavaş başladığını görüyoruz. Bu gruplar hemen diğer siyasi partilere geçmiyorlar ama kararsız konuma doğru evrilmiş durumdalar. Yeni kurulan veya kurulacak olan partilere yüzde 9’luk bir destek var. Ama diğer taraftan da yüzde 50’nin üzerine çıkan ‘kesinlikle oy vermem’ diyen grup var. Halk yeni bir parti kurulmasını çok desteklemiyor. Ama kurulasak ise de partinin merkezde olması gerektiğine dair bir talep var. Kendi partilerinden kopanlar da büyük ölçüde merkeze yerleşmiş gözüküyor. Yani artık kutuplaşma,ayrışma yerine merkez politika yapılması isteği ağır basıyor” ifadelerini kullandı.   

EKONOMİ ÖNEMLİ BİR MESELE OLARAK GÖRÜLÜYOR

“Türkiye’nin önündeki en önemli sorunu sorduğumuz zaman hep ‘ekonomi ile ilgili meselelerin çıktığını gördük” diyen Prof. Dr. Aydın, “Halkın yüzde 42’si ekonomiyi önemli bir mesele olarak görüyor. Geçen yılki gelişmelerden en çok işsizliğin öne çıktığını gördük. Gıda fiyatlarındaki artışlar da sorun olarak gözüküyor. Dış politikada başarılı bulma oranında son 2 yıldır düşüş var. Bunu Suriye meselesi kaynaklı görmeliyiz. Mültecilerin Türkiye’deki konumu bunu etkiliyor” dedi.

DEPREME HAZIR DEĞİLİZ

Prof. Dr. Aydın, depreme yönelik herhangi bir hazırlık yapılmadığını vurgulayarak, “Birçok ilde deprem tehlikesi var genel kanaat devletin yeterince bu yönde hazırlık yapmadığı oldu. Ama biz kişisel olarak hazırlık yaptılar mı diye sorduk.  Orada net bir şey ortaya çıkıyor ki toplumun sadece 5’te 1’i depreme karşı önlem almış. Onun dışında bir hazırlık yok” diye konuştu.  

SİYASİ PARTİ İTTFAKLARI BÜTÜNLEŞMİŞ

İttifaklarda bütünleşmelerin yoğunlaştığını söyleyen Prof. Dr. Mustafa Aydın, “Özellikle MHP tabanında net bir şekilde hükümete yönelik teveccüh var. Özellikle Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın konumu ve politikalarının desteklenmesi konusunda olumlu görüşler var. Zaman zaman AK Parti tabanından daha fazla MHP tabanının hükümet politikalarını desteklediğini görüyoruz” ifadelerini kullandı.  

“MANSUR YAVAŞ BÜTÜN PARTİLERDEN DESTEK ALIYOR”

Ankara Büyükşehir Belediye Başkanı Mansur Yavaş’a, bütün parti tabanlarından net bir şekilde destek olunduğunu aktaran Prof. Dr. Aydın, “Bu desteği yüzde 60’ları bulduğunu gördük. İstanbul’da daha karışık bir durum var. Ekrem İmamoğlu, Yavaş kadar desteğe ulaşabilmiş değil. Yüzde 39 oranında bir destek alıyor. AK Parti ve MHP tabanı İmamoğlu’na daha mesafeli duruyor. Ankara’da ise MHP tabanı Yavaş’a net bir destek veriyor” dedi.

ABD’de yaşlılar arasında intihar vakaları arttı

ABD’deki Hastalık Kontrol ve Koruma Merkezi’nin verilerine göre 2017 yılında 47 bin intihar vakasından 8 bin 500’ünden fazlası 65 yaş ve üzerindeki kişilerde yaşandı.

Merkezin verilerine göre, en fazla intihar eğilimi 65 yaş ve üzerindeki erkeklerde görülürken, 85 yaş ve üzerindeki yaşlılar en fazla intihar vakalarının yaşandığı ikinci yaş grubu oldu. Verilere göre, ABD’de intihar vakaları en çok 45 – 54 yaş aralığında görülüyor.

‘EN BÜYÜK NEDENLERDEN BİRİ YALNIZLIK’

Npr.org’daki habere göre, yaşlılardaki intiharların en büyük nedenleri arasında yalnızlık yer alıyor. Yaşını almış yetişkinler, kendini genellikle soyutlanmış hissediyor ve eşlerden birinin veya yakın bir aile ferdinin ölümüyle hayatta kalmakta zorlanıyor.

Habere göre, ABD’de her dört yaşlıdan biri intihar girişimi sonucu hayatını kaybederken, bu oran gençlerde her 200 kişiden biri olarak belirlendi.

Yaşlanmanın da hastalıkları beraberinde getirmesi, yaşını almış yetişkinlerde geçişi zorlandıran bir başka neden. ABD’deki Yaşlılık Konseyi’ne göre, yaşlıların yüzde 80’inde romatizma, diyabet veya yüksek tansiyon gibi kronik rahatsızlıklar bulunuyor.

ABD Nüfus Bürosu’na göre, 2015 yılında ülkede 65 yaş ve üzerinde 47 milyon 800 bin kişi bulunurken bu sayısının 2060 yılına gelindiğinde 98 milyon 200 bine ulaşması bekleniyor.

ABD-Çin ticaret savaşı yeniden kızıştı

“Trump yönetimi söz konusu olduğunda öngörülerde bulunmak güç” diyen Doç. Dr. Tolga Demiryol, ABD-Çin ticaret savaşında yaşanabilecek gelişmeleri değerlendirerek, “Trump kaynaklı belirsizliği bir kenara koyacak olursak, hem ABD-Çin küresel rekabetinin yapısı hem de iki aktörün iç siyaset dinamikleri, ekonomik çatışmaların artacağı bir senaryoya işaret ediyor” yorumunu yaptı.

“WASHİNGTON’DA ENDİŞEYLE KARŞILANIYOR”

Günümüzde büyük güçler arasındaki rekabetin askeri alandan ekonomik düzleme kaydığını vurgulayan Tolga Demiryol, Çin’in ekonomik gücün araçsallaştırılmasına dayalı jeoekonomik bir stratejisi olduğu ve bu stratejinin çerçevesini Kuşak ve Yol Girişimi’nin oluşturduğunu belirtti. Demiryol, finanse ettiği dev altyapı projeleri ve imzaladığı ticaret anlaşmalarıyla Çin’in, Asya’dan Kuzey Afrika ve Avrupa’ya onlarca ülke ile asimetrik ekonomik bağını güçlendirdiğini ve Çin merkezli bir bölgelerarası ekonomik entegrasyon modelinin temelini attığını söyledi.

Kuşak ve Yol Girişimi’nin ABD’nin Çin’e yönelik tehdit algısını doğrudan şekillendirdiğini ifade eden Demiryol şunları aktardı:

“Avusturalya’dan İsrail’e pek çok ABD müttefikinin Çin’in öncülüğünde kurulan Asya Altyapı Yatırım Bankasına kurucu üye olmaları ve kimi AB ülkelerinin Çin ile imzaladığı iş birliği anlaşmaları, Washington’da endişeyle karşılanıyor. Çin’in Kuşak ve Yol projelerine sağladığı finansmanın aslında bir “borç tuzağı” olduğu ve Sri Lanka, Cibuti ve Pakistan gibi ülkeleri bütünüyle Çin’e bağımlı hale getirdiği iddiası ABD’de en üst düzeyde dile getiriliyor. Öte yandan, ABD’nin Çin’e yönelik kapsamlı bir ekonomik karşı strateji geliştirebildiğini söylemek zor. Washington’ın şu anda Kuşak ve Yol ile rekabet edebilecek bir girişime ayıracak kaynağı yok. Zaten Trump’ın ‘Önce Amerika’ siyaseti bu tür bir kaynak aktarımına imkân vermiyor. Dolayısıyla Trump yönetimi bir anlamda Çin’in ustası olduğu jeoekonomik yaklaşımı benimseyerek ticaret politikası yoluyla Çin üzerinde baskı kurmaya çalışıyor.”

“RÜZGAR ŞAHİNLERDEN YANA”

ABD-Çin ticaret savaşının her iki ülkenin iç politika dinamikleriyle de yakın ilgisi olduğuna dikkat çeken Doç. Dr. Tolga Demiryol, “Trump’ın dış ticaret açığını azaltma ve üretimi canlandırma vaadi geniş seçmen kesimlerinde karşılık buldu. Tabii gerçekler farklı. ABD ticaret açığı 2018’de 621 milyar dolar ile son 10 yılın en yüksek seviyesine çıktı. 2020 başkanlık seçimlerine giden yolda ticaret savaşları Trump’ın popülist söyleminin ana unsuru. Yine de ABD’nin Çin politikasını bütünüyle Trump’a endekslemek doğru olmaz. Obama’nın uzlaşmacı Çin politikalarının ardından, Amerikan siyasetinde rüzgâr bir süredir şahinlerden yana. Kongre’de ve güvenlik bürokrasisinde ABD için bir numaralı tehdidin Çin olduğu görüşü ağırlık kazanıyor. Hatta Demokratik Parti’nin başkan adaylarının pek çoğu, Trump’ın ticaret politikasını eleştirmekle beraber, Çin’e yönelik sert bir söyleme sahip” diye konuştu.

Çin dış politikasında Deng Xiaoping döneminden beri süregelen temkinli yaklaşımın mevcut Devlet Başkanı Xi tarafından erken terk edildiği eleştirileri ve Kuşak ve Yol Girişiminin finansal sürdürülebilirliğini sorgulayan seslerin Çin kamuoyunda daha sık duyulmaya başladığını hatırlatan Doç. Dr. Demiryol, “Xi, Trump’ın tavrını öngöremediği ve krizi iyi yönetemediği için eleştiriliyor. Bir taraftan da ekonomik milliyetçilik yükselişte. Bu koşullarda Xi’nin ticaret politikasında ABD karşısında zafiyet göstermesinin siyasi maliyeti yüksek olur. Dolayısıyla ileriki dönemde ABD’nin hamlelerine Çin’in artan bir sertlikte yanıt vermesi şaşırtıcı olmaz” ifadelerini kullandı.

“ÖNGÖRÜLEBİLİR BİR GELECEKTE SONLANMAZ”

“Bu savaşın bir kazananı olur mu, kestirmek zor” diyen Doç. Dr. Tolga Demiryol, “Çin, ABD şirketlerinin Çin’deki faaliyetlerini kısıtlamak, rezervlerdeki ABD tahvillerini yüksek miktarda satmak, stratejik maden ihracatını sınırlamak gibi henüz kullanmadığı bazı ekonomik enstrümanları devreye sokarak ABD’yi zor durumda bırakabilir. Ticaret savaşlarının maliyeti seçmene yansıdığı ölçüde, Amerikan hükümetinin manevra alanı daralacaktır. Çin’in en büyük handikabı ise 27 yılın en düşük seviyesine gerileyen ekonomik büyüme hızı.  Çin’de herkesin, özellikle de Xi’nin, kaderi ekonomik büyümenin devamına bağlı. Hem ABD-Çin rekabeti hem de iç politika dinamikleri ticaret savaşlarının öngörülebilir gelecekte sonlanmayacağı sinyalini veriyor. Mevcut tıkanıklık aşılsa dahi, benzer krizlerin yaşanması olası” şeklinde konuştu.

Dünyada 2016 yılında en çok silahlı saldırı Amerika kıtasında oldu

Brezilya, silahlı saldırı sonucu en fazla ölümün gerçekleştiği ülke oldu. Brezilya’da, 2016 yılında, 43 bin 200 kişi silahlı saldırılarda hayatını kaybetti. Bu sayıyı, 37 bin 200 ile Amerika Birleşik Devletleri daha sonra Meksika, Kolombiya, Venezuela ve Guatemala izledi.

Amerikan Tıp Birliği’nin hazırladığı JAMA dergisinin araştırmasına göre, Amerika kıtasındaki toplam altı ülkede 2016 yılındaki silahla gerçekleşen cinayet ve kaza sonucu ölümlerin toplamı bütün dünyanın yüzde 50,5’ini oluşturdu. JAMA, 1990- 2016 yılları arasında dünya genelinde ateşli silahlar sonucu gerçekleşen ölümleri inceledi.

En fazla ölüm, 43 bin 200 ile Brezilya’da meydana gelirken; ikinci sırada 37 bin 200 ölümle ABD yer aldı. Üçüncü sıraya 26 bin 500 ölümle Hindistan yerleşti. Hindistan’ı Meksika, Kolombiya ve Venezuela izledi. Listenin 10’uncu sırasında 4 bin 50 ölümle Afganistan yer aldı.

Latin Amerika ülkelerinde meydana gelen ateşli silahlar sebebiyle ölüm nedenlerinin çok karmaşık ve bölgeden bölgeye farklılık gösterdiği bildiriliyor. Inter Amerikan Gelişim Bankası’nın 2016 yılındaki raporuna göre, Latin Amerika ülkelerindeki cinayet ve yaralama vakaları en çok ekonomik sorunlar, istikrarsız yaşam, okul devamsızlığı, genç nüfusun fazlalığı, ailevi sorunlar ve alkol tüketimi gibi nedenlerden kaynaklanıyor. Araştırmaya göre, 2016 yılında, dünya genelinde öldürülen yaklaşık her 10 kişiden 9’u 20-24 yaş aralığındaki erkeklerden oluşuyor. 1990 yılında ateşli silahlarla hayatını kaybedenleri sayısı 209 bin iken, bu sayı 2016 yılında 251 bine yükseldi.

Dünyada her gün ortalama 700 ölümün ateşli silahlar sonucu gerçekleştiği tahmin ediliyor.